RSS

Şia’ya Kafir Demeyende Kafirdir …

Osmanlıda  Şeyhulislamlar Cuma namazından sonra fetvâhâne ismiyle bir halka kurarlar orada müslümanların günlük basına gelen veya merak ettikleri konularda fetvalar verirlerdi. Çözüme kavuşmayan 1 mesele dahi bırakmazlar idi. 1 seyhulislam günde 150 – 200 meseleye cevap verir iken sabah 1412 ve öğleden sonra da 1413 fetvâ ile Ebussuud Efendi diğer tüm şeyhulislamlardan Daha Alimi ve zamanın en büyük üstadı idi. İşte bu sebeble Yavuz sultan selim Muhammed Han (Aleyhirrahmeti Vel Gufran) Ebussuud Efendi‘yi vefatına kadar şeyhülislâmlıkta tuttu.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında 22, Sultan İkinci Selim zamanında ise 6 yıla yakın bu görevde kaldı. 84 yaşında ölen Ebussuud Efendi, Eyüb civarında yaptırdığı mektebin yanına gömüldü. Osmanlı şeyhülislamları içinde en önemlilerinden biridir. İrşad-ül Aklıselim adlı bir Kuran tefsiri ile fetvaları meşhurdur. Şahsiyeti o kadar ün saldı ki ölümünde Mekke ve Medine halkları da cenaze namazı kıldı. Üsküp’te bir cami, İstanbul’da bir hamamı vardır ve İstanbul’un meşhur caddelerinden biri onun adını taşır. Türkçe şiirleri, düzgün ve kuvvetli olduğu gibi Arap edebiyatının en başarılı eserlerinden sayılır.

Arapça sorana arapça, farisi sorana farisi cevap verir. Şiirli suallere çok sanatlı karşılıklar hazırlar. Sıradan insanları bile ciddiye alır, basit sualleri dahi savuşturmaz, muhatap anlayıncaya kadar izah eder. Ebussuud efendi sadece insanların değil cinlerin de meseleleri ile ilgilenir. (Mübareğin cinlere yazdığı fetvalar Eyüp’de Yazılı Medresenin duvarlarında bulunuyordu. Ancak hem Hind, hem Arap harflerine benzeyen bu esrarlı yazılar okunamadı ve zamanla boyatılarak kapatıldı.)

BU SEBEBLE BİR LAKABIDA İMAM-U SAKALAEYN ‘dir. yani Hem insanlara hemde cinlere fetva veren büyük Alimbüyük imam…

Ebusuud Efendi Sultan Süleyman’a “Kânuni” adını kazandıran kânunların mimarıdır.

Özellikle o devirde şiddetle ihtiyaç olan ârazi kanunnamesini yazar, Tımar ve zâametleri sisteme sokar.  Ebussuud Efendi bir sahabe aşığıdır ve Eyyûb Sultan civarına defnedilmeyi vasiyyet eder. Eyyub Sultan ismiyle müsemma Halid bin Zeyd’i (radıyallahu anh) ziyarete gelenler, büyük velinin önünden geçerler.  Alah Teala Kendisini tarafımızdan hayırla mükafatlandırsın…
işte bu zat buyrudu ki ; 

“ŞİA KAFİRDİR, ŞİA’YA KAFİR DEMEYENDE KAFİRDİR”

Suud Efendi,  Muaviye’ye lanet eden kimseye tazir-i beliğ ve hapis lazım olduğu fetvasını vermiştir(488. Mesele sayfa 112)

Bu fetva ağır mı geldi birilerinin nefsine  o zaman bunuda yazalım… İmam-ı Malik’in ictihadına göre, Hazret-i Muaviye dalalette idi diye kötüleyenin katline fetva verdiği birçok kitaplarda yazılıdır. (Mesela Eshab-ı Kiram, Ö. N. Bilmen s. 84)

Peki neye dayanarak söyledi bu fetvayı bu büyük Şeyhulİslam …

_________________________________________________

Fakat Önce İmamı Azam Ebu Hanife ra. bir Fetvasını hatırlatacağız, İmamı Azam ra. diyorki:

“men lem yukeffirul kafir fe huve kafir”

yani “Kim kafire kafir demezse kendisi kafir olur“

1.İspanya İslam hükmü altında iken imam Ebu Muhammed b. Hazm orada bulunan papazlarla, kitapları İncil’in muharref olduğu hakkında münazara eder deliller getirirdi. Papazlar da cevap olarak Şia’nın Kur’an’ın muharref olduğuna karar verdiklerini söyleyerek delil getirdiklerinde İbni Hazm onlara şu cevabı vermiştir: ŞİA’NIN İDDİASI NE KUR’AN ALEYHİNE NE DE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE DELİL OLAMAZ? ÇÜNKÜ Şİİ’LER MÜSLÜMAN DEĞİLDİR, (Kitabul Easl Fi-l-Milel ven-Nihal, Cilt: 2, Sh, : 78 ve Cilt : 4, Sh, : 182 İbni Hazm Kahire’deki ilk baskı)

2.Ahmed bin Yunus (öl: 227 hicri) Ahmed bin Hanbel onun hakkında bir talebesine şunları söyler: “Ahmed bin Yunus’a git. O İslam’ın alimidir.” [Tezhip el Tezhip: 1/29]
Kutubi Sitte alimleri ondan hadis rivayet etmiştir. Rafiziler hakkında hükmünü İbni Teymiye şöyle nakletmektedir; “Dedi ki; ‘Eğer bir Yahudi ile bir rafizi koyun keserlerse ben yahudinin kestiğinden yerim. Ama rafizinin kestiğinden yemem. Çünkü o İslam’dan dönmüştür. (mürtet olmuştur)” [Sarimu’l-Meslul: 570]

3.İmam Buhari (r.a.) dedi ki; Namazımı cehmiye ve rafiziler ya da hıristyan ve yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez [Halku Af’al el’ibad: 125]

4.Abdulkadir El Bağdadi öl:429 h. dedi ki; Küfrün herhangi bir çeşidini duymayalım veya görmeyelim ki, illa o çeşitten bir çeşidini rafizi mezhebinde buluruz.” [El-Milel: 52]Yine şöyle dedi; “Allah hakkında ‘Ona bir şey belirdi’ demeleri sebebiyle onları tekfir etmek vaciptir. Sözleri şöyledir; ‘Allah bir şey ister sonra o şey ona belirir. Ve onlar şunu iddia ettiler; “Eğer Allah’u Teâlâ bir şeyi emredip sonra o şeyin hükmünü kaldırıyorsa, ona bir şey belirdiğinden dolayıdır…” (Aynı eser)

5.İmam İbni Kesir Ed-Dimaşki (r.h.) Allah u Teâlâ’nın şu ayeti konusunda şunu söyledi:

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur: İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir va’detmiştir.” [Fetih: 29]

İmam Malik bu ayetten, sahabelere buğz eden kişilerin kâfir olacağı hükmünü çıkarmıştır. Dedi ki; “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabe (r.a.) a buğz ederse bu ayete binaen kâfir olur. Bu konuda bazı âlimler onlara muvafakat etmiştir.” [İbn Kesir: 4/129] 

6.Muhammed Ali Eş-Şevkani (r.h.) dedi ki; Rafzilerin ve davetinin aslı, dindeki insanları aldatmak ve Müslümanların şeriatına muhalefet etmektir. Ne kadar acayiptir ki İslam uleması ve din sultanları bunları bu apaçık ve büyük münkerde devam etmelerinde terk ettiler. Bu problemli kişiler, bu temiz şeriatı reddetmek ve ona muhalefet etmek isteyince, onu taşıyanların şahsiyetlerine dil uzattılar. Çünkü şeriata ulaştıracak yol ancak onlardan geçer. Bu şeytani vesilelerle ve lanetlik bahanelerle aklı zayıf olanları yanılttılar. Onlar en hayırlı halifeye küfredip lanet ederler. Şeriata karşı inatçılığı ve ‘kullardan ahkâmı kalkmıştır’ sözlerini gizlerler. Büyük günahlar arasında bu kötü vesileden kötüsü yoktur. Çünkü o Allah’ a, Rasulüne (s.a.v) ve şeriatına dik kafalılık demektir.

Velhasıl onlar şu dört büyük günah içindedirler ve her biri apaçık küfürdür;

Birincisi: Allah’a inat etmek. 

İkincisi: Rasulüne (s.a.v.) inat etmek.

Üçüncüsü: Temiz olan şeriatına inat edip onu iptal etmeye çalışmak.

Dördüncüsü: Sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tekfir etmek. 
Hâlbuki onlar (sahabeler) Allah’ın kitabında; “kâfirlere karşı şiddetli”, “Allah’u Teâlâ onlarla kâfirleri öfkelendirir” ve “Allah onlardan razı olmuştur” diye vasf edilmiştir. Hâlbuki temiz olan şeriatımıza göre bir kimse bir Müslümanı tekfir ederse kâfir olur.

Delili; Buhari ve Müslim’in İbni Ömer’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; ‘Eğer bir adam kardeşine <<ey kâfir>> derse ikisinden birine döner. Eğer dediği gibiyse bir sorun yoktur. Ama değilse kendisine döner’

Bu kaideye göre, her kötü bir rafizi bir sahabeyi tekfir etmesi ile kendi küfre girmiş oluyorsa, bazılarını bırakıp bütün sahabeyi tekfir eden ne olur?” [Usul Mezheb El Şia Lil Kifari: 3/1270-1271]

8. Tefsirci imam Elusi dedi ki; “Maverau’n-Nahir âlimlerinin çoğu İsna aşeriyye fırkasının (rafiziler) kâfir oluşuna, mallarının, kanlarının helalliğine ve kadınların helalliğine hükmetmişlerdir. Çünkü onlar sahabeyi kirama (Allah onlardan razı olsun) küfretmektedirler. Özellikle de peygamberimizin gözü ve kulağı mesabesinde olan şeyheyne (Ebu Bekir ve Ömer) küfretmektedirler. Sıddık’ın hilafetini red ediyorlar. Müminlerin anası olan Aişe’ye, Allah onu arındırmasına rağmen iftira atmaktadırlar. Hepsi Ali’yi üstün tutmaktadırlar. Hatta Ulul azim peygamberlerin haricindeki peygamberlere üstün tutmaktalar. Ve Kur’an’ın eksiklikten ya da fazlalıktan arınmış olduğunu kabul etmemektedirler.” [Usul mezhep el rafida: 3/1271]

9.İmam Şankiti (r.h.) şu ayetin tefsirinde şöyle der;

“Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” [Tevbe: 100]

Bu ayette Allah’u Teâlâ açıkça Muhacir ve Ensar’ın evvelkilerinden ve onlara güzellikle uyanlardan razı olduğunubeyan etmektedir. Onlara küfreden ve onlara kin besleyenin sapkın olduğu, Allah’u Teâlâ’ya muhalif olduğunu Kur’ani delilden alıyoruz. Çünkü o Allah’ın razı olduğu kişiye nefret etmiştir. Şüphesiz Allah’ın sevdiğini buğz etmek Allah’a karşı zıtlık, isyan ve başkaldırıdır. [Advau’l-Beyan: s352] 

10.Yine Ahmed bin Hanbel (r.a) diyor ki: “İster Cehmiyye, Kaderi yada Şia olsun eğer ki -kendi yollarına- davet ediyorlarsa, onlara ne selam verilir ne de cenaze namazları kılınır”( es-Sunneti li’l Hallal : rakamul eser: 785)

11.Musa bin Harun bin Ziyad (r.a) dedi ki: Muhammed bin Yusuf’dan işittim ki: Adamın bir tanesi Ebu Bekr (r.a)’e sövenin hükmünü soruyor. O’da dedi ki: Kafirdir. Adam da dediki: Cenaze namazı kılınırmı? O’da dedi ki: Hayır. Bende sordum ki: Adam “Allah’dan başka ilah yoktur diyor, biz onu ne yapacağız? O’da dedi ki: Ona ellerinizle dokunmayın, odunlarla çukuruna kadar taşıyıp gömün.”( el-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 794)

12.Aynı şekilde Muhammed bin Yusuf (r.a) diyor ki: “Cehmiyyeleri ve Rafizi şiileri ancak zındıklar olarak görüyorum.”( Şerh Usulü İtikadi Ehli Sünne ve Cemaa 1545/8)

13.Ahmed bin Yunus (r.a) diyor ki: “Ben Şiilerin kestikleri eti yemem, çünkü onlar bana göre mürteddirler.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1546 / 8)

14.Tekrar İmam Şafii (r.a) diyor ki: Ey Malik! Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum ve bunu yapardım. Fakat benAllah’ın adına yemin ederim ki O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Seni hevalarına uymuş, saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileride Şiilerdir. Şiilerin imtihanı ile Yahudilerinkisi aynıdır:

 

YAHUDİ ve ŞİA’NIN BENZERLİĞİ

Yahudiler dedi ki: “Sultanlık ancak Davut (a.s) un soyuna verilir.”

Şiiler dedi ki: “Emirlik ancak Ali (r.a) nin soyuna verilir.”
Yahudiler dedi ki: “Mesih ve Deccal çıkana kadar ya da İsa (a.s) semadan inene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”
Şiiler dedi ki: Mehdi zuhur edip sonra gökten birisi nida edene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”
Yahudiler akşam namazını yıldızlar gökyüzünü kaplayana dek ertelerler! Aynı şekilde Şiilerde!
Ve Nebi (s.a.v) buyuruyor ki: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar ertelemedikçe hayır üzeredir, fıtrat üzeredir”
Yahudiler elbiselerin sarkıtırlar (uzun bırakırlar) ve aynı şekilde Şiilerde!
Yahudiler kıbleden az da olsa yüzlerini çevirirler, aynı şekilde Şiilerde!
Yahudiler Tevratı tahrif ettiler, aynı şekilde Şiiler Kuranı tahrif etti!
Yahudiler tüm Müslümanların kanlarını helal görmekteler aynı şekilde Şiilerde!
Yahudiler boşanmanın üç defa olduğunu kabul etmezler ve aynı şekilde Şiiler!
Yahudiler kadınlar için iddet olmadığını söylüyorlar, aynı şekilde Şiiler!
Yahudiler Cibril (a.s)’e buğz etmekte ve o bizim meleklerden düşmanızdır demektedirler. Şiiler de: Yanlışlıkla Muhammed (s.a.v)’e vahy indirdi demektedir.
İki konuda Yahudi ve Hıristiyanlar Şiilerden daha üstündürler:
Yahudilere sordular: Sizin en hayırlı milletiniz kimdir?
Dediler ki: Musa (a.s)’nın ashabı

Şiilere sordular: Sizin milletinizin en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’in ashabı
Hıristiyanlara sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en hayırlıları kimlerdir? Dediler ki: İsa (a.s)’nın havarileri (yardımcıları)
Şiiler’e sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’ in havarileri.
Onlara bağışlanma dilemekle emrolundular lakin bunlar onlara sövdüler ve kınından çıkarılmış kılıçlar kıyamet gününe kadar boyunlarının üzerinde olacaktır biiznillah.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1549 / 8)

15.Günümüz Alimlerinde Muhammed Salih Ekinci Diyorki : Şii mezhebi hem itikadi hem de ameli yönleriyle batıl bir mezhep olup, İslam’a karşı kurulan bir tuzaktır bu sebeple islami bir mezhep olarak kabul edilmesi doğru olmadığı gibi onun ehl-i sünnet ile olan fıkhi ve itikadi ihtilaflarını da, ictihadi bir ihtilaf olarak kabul edilmemiştir. Çünkü İslam Allah tarafından Hz. Muhammed’e bildirilen temel esaslara dayandığı halde Şiilik, kindar ve hilekar sebeiyyecilerin uydurdukları esaslara dayanmaktadır. Dolayısıyla o, haddizatında başka bir dindir. Bu sebeple en uygun olanı , Şiiliğe şii mezhebi değil de, Şii dini demek gerekir. Ki zaten Humeyni keşfu’l- esrar’da buna “Şii dini” demektedir. –Mekke ehli, bunların yollarını daha iyi bilemektedir. (Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar, Sonuç bölümü)

16.Son Olarak Huccetul İslam İmam Gazali Buyuruyorki ;

“ Şiilerin İki Yönden Tekfir Edilmesi Gerekir;

Birincisi Şudurki Onlar Ehli Sünenti Tekfir Ederler ve Kafir olarak Bilirler bu sebep ile Bize Kafir Dyen Kafirdir,

İkincisi ise şudurki Onlar Sahih Hadisleri Red ediyorlar Hz. Peygamber sav. sözlerini red ediyorlar, Bu sebeplede tekfirleri gerekir. (fedaul Batıniyeden Özetle)

Biz Kafire Kafir diyoruz, Hatta Şia’ya müslüman bile demiyoruz çünkü onlar hiç Müslüman olmadılarki ,!!!

Sen diyemiyorsan Muhtemelen seninde İMAMLARINDAN BİRİNİN SÖZÜ MUHAKKAK YUKARIDADIR..

 

Vesselam   /  SAPITANLAR.COM EKİBİ

 
Yorum yapın

Posted by Mart 14, 2012 in Şia (Şii) Mezhebi

 

Yaklaşan Tehlike : Şii Yayılmacılığı

Yarın çocuklarınız gönüllü birer Şii propagandisti olarak karşınıza çıkarsa sakın şaşırmayın!)  İran bir taraftan bölgede inisiyatif ve etki alanını genişletmeye dönük politikalar izlerken, diğer yandan kadim ve genetik Sünni düşmanlığı refleksiyle Şii karakterli yayılmacı politika dip dalga halinde ilerliyor.

Oysa düz mantıkla bakınca bölge ve dünya ölçeğinde İran’ın İslam Dünyası’nın desteğine ciddi biçimde ihtiyacı var. Hal böyleyken “mezhep ihracı” faaliyetinin hız kesmeden, hatta ivme kazanarak devam etmesi ilk bakışta çelişki gibi görünüyor.

Ancak mesele oldukça basit: İran, daha doğrusu Şia, İslam Dünyası’nda “kendisi olarak” varlığını ancak izole bir şekilde devam ettirebilir. Tarihî tecrübe de, bugünün gerçekleri de bunun böyle olduğunu gösteriyor. Buna mukabil küresel güçlere karşı “tek başına” direnme, hatta “kafa tutma” görüntüsü Şiilik propagandası eşliğinde yürütüldüğü zaman hem siyasî ve stratejik hem de mezhebi ve kültürel sahalarda aynı anda ilerleme kaydetmek mümkün hale geliyor. Sokaktaki insanın algısına hitap eden tek cümlelik netice şu oluyor: “Küresel hegemonyaya İslam adına direnmenin adresi İran’dır ve İran bunu sahip olduğu Şii arka plana borçlu.”

İzleyebildiğim kadarıyla tek bir uydu kanalında 20 civarında Şiilik propagandası yapan televizyon var. İzleyemediklerim de hesaba katılarak düşünüldüğünde rakamın ikiye-üçe katlanacağında şüphe yok. “Ne var bu kanallarda?” diye baktığınızda, 24 saat fasılasız Şiilik propagandası var. Bütün mesaisini Sünnîlik tenkidine sarf eden, bu sahada özel olarak yetiştirildiği anlaşılan kişiler, Sünnî kaynakları didik didik ederek işlerine geleceğini düşündükleri malzemeyi titiz bir şekilde cımbızlayıp seyirciye sunuyorlar.

Son örneklerden biri el-Fâhişe li’l-Vechi’l-Âhar li Âişe isimli paçavra. Televizyon kanallarında ve internette bu eserin yazarı tarafından Sünnî gençlerin beynine boca edilen yığınla tezvirat var. En hafifi, Hz. Aişe (r.anha) validemizin Efendimiz (s.a.v)’e taammüden eziyet ettiği bühtanı!

Ağır ithamları zikretmeye ise dilim varmıyor; kitabın adı zaten muhtevasını yeterince ele veriyor. Elbette bu sadece örnek. Bunun gibi onlarcası tedavülde… (Ehl-i Beyt maskesi altında Şia’nın tezviratının önünü açanlar zil takıp oynasınlar…)

Sünnî kesimlerin -tarih boyunca olduğu gibi şimdi de- Şiileri Sünnîleştirmek gibi bir derdi olmamıştır. Bu, Sünnîlerin Şii iddiaları karşısında donanımsız ve savunmasız olduğu şeklinde bir izlenim oluşmasına yol açıyor. Özellikle gençlerde bu algının hayli yaygın olduğunu gözlüyoruz. Bu durumun olumsuz psikolojik yansımaları oluyor. Gençler bu sebeple Şii propagandalara kolayca kanabiliyor. Bir tesbitimi aktarayım: Ülkemizde Türkçe olarak -telif veya tercüme fark etmez- Şia tenkidi konusunda neşredilmiş eserlerin adedi, Şia’nın Türkçe olarak neşrettiği eserler yanında hayli cılız kalır!

Ehl-i Sünnet itikadı konusunda hassasiyet gösteren ya da ayağını bu zemine basan kimselere ve kesimlere sesleniyorum: Yarın çocuklarınız gönüllü birer Şii propagandisti olarak karşınıza çıkarsa sakın şaşırmayın!

Abarttığımı düşünenlere, özellikle üniversite öğrencilerinin gündemini nelerin işgal ettiğini, gençlerimizin kafasının ve kalbinin hangi sorularla karışmaya başladığını kontrol edin. Eğer bugün küçük bir azınlığın okuyup tartışarak Şii olduğu gerçeğinin üstünü örtmek mümkün değilse -ki değil! -, emin olun yarın bu sayı katlanarak büyüyecek. Ayağınızın altındaki zemini kaybediyorsunuz, ruhunuz duymuyor!

Yeni yetişen nesilleri Ehl-i Sünnet itikadı konusunda bilinçlendirecek kadrolar yetiştirmezsek, bir an önce bunun tedbirini almazsak, çok sürmez, 5-10 yıl sonra bu sütunlardan Şia’nın iddialarına tek tek cevap yetiştirmek zorunda kaldığımızda yavuz hırsızın ev sahibini bastırdığını ve sesimizin boğulduğunu göreceksiniz.

Açık ve net söylüyorum: Bütün alt dallarıyla Şia’nın itikadı, fıkhı, tarihi ve kültürü konusunda mütehassıs insanlar yetiştirmek bugün bu topraklarda yaşayan Ehl-i Sünnet duyarlılığına sahip insanlara farzdır. Tıpkı Ehl-i Sünnet itikadını modernist meydan okumalara karşı müdafaa edecek donanımlı kadrolar yetiştirmenin farz olduğu gibi.

Bu ülkenin gücü Şia’nın propagandalarına set çekecek kadrolar yetiştirmeye elbette yeter. İlmî mirasımız ve müktesebatımız noktasında da durumu dengeleyecek birikime fazlasıyla sahibiz. Yeter ki bu sahada kurumsal anlamda gerekli yatırımları yapacak imkâna kavuşalım.

Dr. Ebubekir Sifil

 

Hüccetiye Cemiyeti

Hüccetiye Cemiyeti, Humeyni’nin yakın arkadaşlarından Mahmut Halebi tarafından 1950’de kuruldu.

Hüccetiye, “Kayıp İmam Mehdi’nin geri gelişini hızlandırmak amacıyla iyiliği askıya alıp kötülükleri çoğaltacak adımlar atma” şeklinde özetlenebilecek kaos teorisine inanır.

Hüccetiye’nin kaos teorisi, Şia’da var olan “Mehdi’nin gelişini beklemenin ibadetlerin en büyüğü olduğu” inancı üzerine inşa edilmiştir.

Hüccetiye, Yahudiliğin doktrininden aynen alınmıştır. Hıristiyan Neo-conların ve Yahudilerin, dünyanın kaosa saplandığı bir dönemde Mesih’in yeryüzüne ineceği ve kendilerine Krallığın tacını geri vereceği şeklindeki bir inanışları, neredeyse aynı kurguyla Şii Hüccetiye Cemiyeti’ne adapte edilmiştir. Hüccetiye Cemiyeti, kargaşa, savaş, açlık ve kaosun dünyayı sardığı kıyamete yakın dönemde, Kayıp İmam’ın ortaya çıkıp dünyaya adalet dağıtacağına inanır. Dahası inanmakla yetinmez; kayıp 12. İmam’ın gelmesi için gerekli olduklarına inandıkları karanlık ortamı ve günahların yaşanmasını sağlamaya çalışır.

İran üst düzey devlet yönetimi Hüccetiye’nin emrindedir

2005′te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad ile birlikte Hüccetiye Örgütü, İran’ın yönetim kademelerinde etkisini artırdı. Kabinede istihbarat ve milli savunma gibi önemli makamlara Hüccetiye üyeleri getirildi. İran’ı yakından tanıyan önemli diplomatik kaynaklar, Ahmedinecad’ın icraatlarını İran’ın devlet politikasını Hüccetiye’nin kaos teorisine göre dizayn ettiğini değerlendirmektedir.

Hüccetiye’nin günümüzdeki lideri: Iraklı Şii lider Ayetullah Sistani

İran’ı ve Şiileri yakından tanıyan hassas kaynaklar (özellikle diplomatik gözlemciler ve molla kanadına yakın isimler) 2000′li yıllardan itibaren, Hüccetiye’nin gerçek liderinin Iraklı Şii lider Ayetullah Ali Sistani olduğunu düşünüyorlar. Sistani, Hüccetiye’nin kurucusu Halebi ile sınıf arkadaşıdır. Irak’ta Şiilerin her gün patlattığı bombalar da Sistani’nin Hüccetiye Cemiyeti’nin önderi olduğunu doğrular niteliktedir.

Hüccetiye’nin Kaos Teorisi Irak’ta uygulanıyor

İran’ın, Irak’ın işgaline deyim yerindeyse ses çıkarmaması, Irak’taki önemli Şii nüfusu yönlendiren Ayetullah Sistani’nin Irak işgalinde Şiilerin ABD kuvvetlerine karşı direnmeyeceğine dair güvence vermesi, Hüccetiye’nin kaos teorisinin Irak’ta uygulandığının bir diğer göstergesidir. Irak’ın hakim unsuru Şiilerin Irak’ta yaşanan zulme sessiz kalmalarının izahı yoktur. Hüccetiye Cemiyeti’nin emelleri arasında Türkiye’de coğrafyasının bulunduğunu ve bizim topraklarımızda da kaos çıkarma gayretlerinin olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.

 
Yorum yapın

Posted by Mart 6, 2012 in İran Tehlikesi

 

Persler ve Yahudilerin Kadim Dostluğu

Persler ve Yahudilerin etnik kökeni aynıdır

İran tarihçilerinin önemli bir kısmı, Persler ile Yahudilerin aynı etnik kökene dayandığını ve kendilerinin Hz. İbrahim soyundan türediklerini öne sürürler. Ancak mevcut rejim ve strateji gereği bunu seslendirmek yasaktır.

Yahudiliğin kurtarıcısı Büyük Kuruş

M.Ö. 6. Yüzyılda, Büyük Kiros ve II. Keyhüsrev İran Hükümdarı Kuruş, İran’da ve etrafında yerleşik olan Sakalar, Elamlar ve Medleri yendi; iki Pers devletini birleştirerek birleşik bir Pers İmparatorluğu kurdu. Kuruş İranlıların atası sayılır ve Persliğin kökeni Kuruş’a dayandırılır.

Kuruş, Yahudiler açısından da önemli bir kişidir. İran Hükümdarı Kuruş’un Yahudilerle dostluğu Babil topraklarını almasıyla başladı.  Babil’i egemenliği altına alan Kuruş, “Babil Kralı” unvanı aldı. Babil’de sürgün hayatı yaşayan ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan 40.000′den fazla Yahudi’ye ayrıcalık tanıdı ve atayurtları olan İsrail bölgesine yerleştirdi.

Yok olmaktan kurtulan Yahudiler, Kuruş’a “Rabbin Mesihi” unvanı verdiler. Yahudiler bu payeyi, İran Hükümdarı Kuruş dışında hiç kimseye vermediler. Tarihte dünya siyaseti gereği değişik kavimler tarafından korunan Yahudilerin, bu unvanı sadece Kuruş’a layık görmelerinin ardında, aynı etnik kökene ait olduklarına inanmalarının da etkisi vardır. Çünkü Yahudi inançlarına göre, Mesih Yahudiler arasından çıkacaktı ve bu payeyi bir ırka vermeleri düşünülemezdi.

Kuruş sayesinde Yahudiler dirilme çağı yaşadı

Yeniden dirilme çağı sayılan bu dönemde Yahudiler, Perslerin atası Kuruş’un kendilerine sağladığı hazine yardımı ile Süleyman Mabedi’ni tekrar inşa ettiler.

Kuruş’un yazdırdığı bir tablette, “Yahudilerin kötü talihlerini sona erdirip onları kurtardım” yazmaktadır. Bu tablet 1879’da Babil bölgesinde bulunmuş olup, British Museum’da sergilenmektedir.

Yahudiler, Kuruş ismini halen çocuklarına vermektedir. Kuruş ismi Yahudiler arasında değişerek Kirus, Kursi gibi isimler almıştır. İlk Pers imparatoru Kuruş’a olan şükranları o denli büyüktür ki, Eski Ahit’te Kuruş’un ismi 23 kez geçmektedir.

İran Yahudilere Şapur şupur

Kuruş’tan sonra İran Hükümdarı I. Şapur da (Aramice Şabur Malka) Yahudilere özel imtiyazlar tanıdı. Hükümdarlığı sırasında I. Şapur ile Babil Hahamı Neherdealı Samuel’in dostlukları yazılı kaynaklarda anlatılmaktadır. Yahudiler, Kuruş ve I. Şapur dönemlerine Yeniden Dirilme Çağı adını verdiler.

Yahudiler, kendilerine tanınan bunca imtiyazdan dolayı Mesih’in Kuruş olduğuna inanmış, sonraki dönemlerde Mesih’in İran sarayından tekrar çıkacağını düşünmüşlerdir. Hatta Mesih’in katır üzerinde geleceğine inanan Yahudiler, bu dönemde temsili olarak Pers sarayına iyi cins atlar hediye etmişlerdir.

İran’da Yahudi dostluğu gelenektir

İran hükümdarlarından I. Şapur’dan sonra gelen II. Şapur, hükümdar Kuruş ve I. Şapur gibi Yahudilere tanınan ayrıcalıkları aynen devam ettirdi. Pers Kralı II. Şapur, Yahudi kaynaklarda “Yahudi” olarak geçmektedir. Çünkü II. Şapur’un annesi Yahudidir. II. Şapur’un Raba isimli Babilli Hahamla dostlukları da tarihi kaynaklarda önemli yer tutmaktadır.

I. Yezdigirt Yahudi prensesiyle evlendi

Pers Hükümdarlarından IV. Behram’ın oğlu olan I. Yezdigirt de, İran hükümdarlarının Yahudi dostluğu geleneğini bozmadı. I. Yezdigirt bir Yahudi prensesiyle evlendi ve bu evlilikten Narsi adında bir oğlu oldu. Bilindiği üzere Yahudilikte soy kadınlar üzerinden devam etmektedir. Hükümdar Yezdigirt’in Yahudi eşi Soşandukht’un elinde büyüyen ve Yahudi inancına göre sıkı bir terbiye alan V. Behram, Şiiler nezdinde efsanevi İran hükümdarları arasında gösterilir.

Sasaniler döneminde de Yahudiler ayrıcalıklıdır

Tarihi kaynaklara göre, Sasani hükümdarları da Yahudilere eşi benzeri görülmemiş ayrıcalıklar tanıdı. Yahudiler, Sasaniler zamanında ticaret ve tarımda kendilerine tanınan ayrıcalıklarla ekonomik refah düzeylerini artırdılar.

Günümüze gelindiğinde de Yahudilerin İran’da çok özgür bir hayat sürdükleri bilinmektedir. Yahudi cemaatinin açıklamasına göre İran, Yahudi diasporasının en özgür yaşadığı yerdir. Ahmedinecat, İran’daki Yahudilerin hür ve özgür yaşamalarına olanak sağladığı için, yakın dönemde Yahudilerden ödüller almıştır. Ahmedinecat’ın Yahudi kökeni de sitemizde ayrı bir yazının konusudur.

 
Yorum yapın

Posted by Mart 6, 2012 in İran Tehlikesi

 

Ahmedinejad Yahudi Asıllıdır

Mart 2008′de Mahmud Ahmedinecad’ın İran Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasınınardından havaya kaldırdığı seçim kartı çok büyük bir tartışmayı beraberinde getirdi.Çünkü Ahmedinecad, Mart 2008 seçimlerinde, seçim kartını havaya kaldırarak çektirdiği fotoğraf ile Yahudi bir ailenin çocuğu olduğunu ilan ediyordu.

Bu fotoğrafla birlikte Ahmedinecad’ın gerçek soy isminin Saborciyan (Sabourjian) olduğu ortaya çıkmış oldu.Sabourjianlar etnik köken olarak,  Ahmedinecad’ın da doğum yeri olan Aradan şehrinden geliyorlar.“Sabourcu, Sabour” dokuyan demektir. Sabour Yahudilerin taktığı Tallit şalının Farsçadaki ismidir.Sabourciyan ismi, İran İçişleri Bakanlığının Yahudi soy isimleri olarak derlediği listede de yer alır.

This slideshow requires JavaScript.

 
Yorum yapın

Posted by Mart 6, 2012 in İran Tehlikesi

 

Etiketler: , , ,

Pers Milliyetçiliği ve Azeri Asimilasyonu

Nüfusun % 40′ını oluşturan Perslerİran’da tek hakim etnik gruptur. Ülkedeki ikinci büyük etnik grup olan ve sayıları 30 milyonu bulan Azeriler, rejim tarafından büyük bir tehlike olarak görülür ve Azerilere yönelik asimilasyon çalışması yürütülür.

Rıza Şah Diktatörlüğü (1925–1941), İran milliyetçiliğini (Pan-İranizm) milli siyasetin ana ekseni haline getirdi. Pers Irkçılığını devletin ideolojik esası olarak belirleyerek azınlıkları Farslaştırmayı kendine hedef seçti. Rıza Şah döneminden günümüze, Azerilere karşı sistemli bir Persleştirme politikası güdüldü.

Muhammed Rıza Pehlevi Humeyni darbesiyle devrildikten sonra, İran Cumhuriyeti’nde Farslaştırma, Şiilik ekseninde yürütülmeye başladı. Zulüm ve baskıdan kurtulmak isteyen topluluklara hem Şiileşme üzerinden Persleştirme yolu açıldı. Şiilik, Azerbaycan Türkleri üzerinde Farslaşmanın din görünümlü versiyonu oldu.

“Azeriler Türk değil, Farisidir” tezi dayatıldı

İran, Azerilere karşı derinden işleyen bir inkâr politikası gütmektedir. İran devlet yönetimi, öncelikle Azerilerin Türk olmadığına, Farsların bir kolu olduğuna dair tezler ileri sürmektedir. Bu sayede Persler, hem kendilerine rakip olan bu etnik grubu etkisizleştirmektedir, hem de Azerilerin Türkiye’den etkilenmesinin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.

Pers Milliyetçiliği kapsamında İran’da, Azerilerin asimilasyonu için, Azeri Dili ve Aran Teorisi olmak üzere iki teori geliştirildi. Azeri Dili Teorisi’ne göre, Azerbaycanlıların köken itibari ile Farisi (Pers) oldukları ve Moğolların işgali sonucu Türkçe konuşmaya başladıkları iddia edildi.

Aran Teorisi’ne göre ise, Azerbaycan’ın Osmanlı tarafından işgal edildiği, tutunamayan Osmanlı’nın bölgeyi 1918’te Mehmet Emin Resulzade emrine verdiği, Azerbaycan’da normalde Persler yaşamasına rağmen Mehmet Emin Resulzade tarafından bölgeye Azerbaycan ismi verildiği iddia edilir.

Türk unsurlar zorunlu göçe tabi tutulmaktadır

İran’daki Azerilerin büyük kısmı Şii olmasına rağmen, Hoy, Bender ve Marageh gibi şehirlerde yaşayan yaklaşık iki milyon Sünni Azeri bulunuyor. Fars milliyetçilerinin hakim olduğu İran yönetimi, uyguladığı sinsi ve planlı siyasetlerle Sünni ve Azeri nüfusu göçe zorlamaktadır. Azerilerin bulundukları bölgelerin demografisi ile oynanarak hakim unsur olmalarının önüne geçilmektedir.

Türk – Azeri kimliği yasaktır

Asimile amaçlı zorunlu göç politikası, Azeri nüfusunun çok büyük olması nedeniyle, gayet sinsi ve planlı bir şekilde yürütülmektedir. Bir taraftan Pers Milliyetçiliği devletin bütün organlarına hâkimiyetini sessizce kurarken, diğer taraftan milliyetçilik sapık bir ideoloji olarak takdim edilerek Türklüğe müsaade edilmemektedir. İran’da adeta “Tüm ırklar eşittir, ama Persler daha eşittir” ilkesi işletilmektedir.

Azeri eyaletler bölünüyor

İran, Azerilere yönelik uyguladığı zorunlu göç politikasının yetersiz kaldığı bölgelerde Azerilerin yoğun olduğu eyaletleri bölerek, Şia ve Pers yoğunluklu eyaletlere bağlamaktadır. Gerektiğinde Azeri eyaletlerin isimleri değiştirilmektedir.

1993′te 35.000 km²’lik bir bölge, Doğu Azerbaycan’dan kopartılarak Erdebil Eyaleti’ne bağlandı. 1994 yılında ise Zencan Eyaleti’ne bağlı Kazvin Valiliği bu eyaletten kopartıldı.

İran nüfusunda kendini Pers asıllı görenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. İran devriminden sonra yapılan bir demografik araştırmada Farisiler %40 çıkarken, aradan geçen 30 yılda kendini Farisi görenlerin sayısı %50 artarak %60’a yükselmiştir. Bu aynı zamanda diğer etnik kökenlerin asimilasyonunun tamamlanmaya başladığı anlamına gelmektedir.

Hapishaneler Azeri Türkleriyle doludur

Nisan 1995′te İran üniversitelerinde okuyan 1.000′e yakın Azeri Türkü öğrenci, kendilerine azınlık haklarının verilmesi amacıyla yaptıkları başvuru sonucu tutuklandı. Öğrenciler terör suçundan yargılanarak 20’şer yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Yine benzer şekilde kültürel haklarını isteyen 20.000′in üzerindeki Azeri Türk’ünün halen İran hapishanelerinde mahkum olduğu belirtilmektedir.

Yakın zamanda Türkiye bayrağı giyen Azeri taraftarlar “Pan-Türkist fikirleri yaymakla ve bölücülükle” suçlandı. Haber sitelerinde bu olayda devlet eleştirilmesi gerekirken taraftarlar hedefe kondu ve “Fecr – Tractor maçına bölücü sembollerle katıldılar” manşeti atıldı.

Azeriler kamu görevlerinden mahrum bırakılıyor

İran’da, özellikle devlet kademelerinde, aşırı bir Türk düşmanlığı vardır. Kamu görevlerinde yer alan Türkler kimliklerini gizlemek zorunda kalmaktadır. İran’ın yönetimlerinde Şiileştirilen bazı Azeriler görev alsalar da, bugün İran’da yaşayan Türklerin durumu içler acısıdır.

Hastanelerde görev alan Azeri doktorlar, önlerine gelen Türk hastaları tedavi etmekten bile kaçınmaktadır. Azeri doktorlar Azeri hastalarını Farisi veya Arap doktorlara havale etmektedir. Çünkü Azeri bir doktorun bir Türk’ü tedavi etmesi durumunda milliyetçi davrandığı için soruşturma geçirmesi muhtemeldir. Oysa bir Farisi istediği kişiye muayene olabilir. Bu durum diğer devlet daireleri ve hizmetlerinde de söz konusudur.

İran Azerilere karşı Ermenistan’ı destekliyor

İran bir taraftan Azerileri asimile ederken, diğer tarafta da Azerbaycan’ı bölgede yalnızlaştırmaya çalışmaktadır. Azerbaycan devletinin Türkiye ile çok sıcak ve yakın ilişkiler kurması, dahası model ülke olarak Türkiye’yi seçmesi İran’ı son derece rahatsız etmektedir.

Azerbaycan’ın varlığından rahatsız olan İran’ın, bu devleti yıpratmak amacıyla, Azeri-Ermeni savaşında Ermenistan’ı desteklediği, bugün İran’da ve dünyada herkesin bildiği konudur. Bu süreçte İran, Azeri düşmanlığını o kadar ileri götürmüştür ki, Ermenilerden kaçan Azerileri kabul etmeyerek Aras Nehri’nde boğulmasına sebep olmuştur.

İran bölgedeki Türk nüfusa karşı Ermenistan kozunu sürekli açık tutmaktadır. Bu noktada Fransa’nın geçirdiği Ermeni Soykırım Yasası’nın hemen ardından Ahmedinecat’ın Ermenistan’ı ziyaret etmesi, İran’ın Ermenistan kartını ne kadar açıktan oynadığının göstergesidir.

İran’da Türk kanalları yasaktır

İran hükümeti, Azeri Türklerinin asimilasyonu ve özellikle Türkler ile Azeriler arasındaki kültürel bağların yok edilmesi amacıyla uydu kanallarının izlenmesini yasakladı. İran, Azeri Türkleri tarafından yoğun bir şekilde izlenen TÜRKSAT üzerindeki Türkçe ve Azerice yayınları engellemek amacıyla yüzbinlerce çanak anteni söktürdü. Polislerin bugüne kadar beş yüz bin çanak anten söktüğü belirtilmektedir. Beş yüz bin çanak anten de yaklaşık 2 milyon Azeri nüfusa tekabül eder.

İran, Azerilerin Türkiye ile gönül bağını koparmak için aleyhte kara propaganda yürütmektedir. İran’da devlet televizyonu saatlerce Türkiye’nin Ermenistan ile dostluk yaptığına ilişkin program yayınlamıştır. Diğer taraftan Türkiye’nin kâfir bir devlet olduğu propagandası yoğun bir şekilde ve sürekli olarak işlenmektedir.

İran’da yaşayan bazı Azeriler yoğun propaganda sonucu, Türkiye’de Müslümanların azınlıkta olduklarını zannetmektedir. Ayrıca gerek siyasiler, gerekse yazar – çizerler yoluyla, İran’da Türkiye’nin yüzünü Hıristiyan Avrupa Birliği’ne döndüğü sürekli işlenmektedir.

İran yürüttüğü eğitim politikaları ile Azerilerin eğitim almasını dolaylı yollardan önemli ölçüde engellemektedir.  Bugün İran’da toplam Azeri nüfusun ancak yarısı okuma yazma bilmektedir. Aynı durum diğer etnik kökenlere mensup Araplar ve Türkmenler için de geçerlidir.

Azerbaycan Türklerine karşı sistematik olarak yürütülen Farslaştırma politikasına rağmen Azeriler tamamen asimile olmamıştır. Fakat maalesef, Şiileştirilen bazı Azeriler ile Azeri gibi görünen Pers İranlılar, Türkiye’ye gönderilerek, Türk – Azeri Milliyetçiliği kılıfı altında başta gençlerimiz olmak üzere vatandaşlarımız Şiileştirilmeye çalışılmaktadır.

 
Yorum yapın

Posted by Mart 6, 2012 in İran Tehlikesi

 

Yavuz Sultan Dönemi İran Şiiliği

Sultan Selim’in tahta çıkmasına yakın, Şah İsmail’in Şiiliği resmi din ilan etmesiyle birlikte,Şiilik İran içerisinde ve İslam dünyasında bir virüs gibi yayılmaya başladı. Avrupa imparatorlukları gelişmelerden oldukça memnundular. Osmanlı’yı içinden bitirecek tek gücün Safeviler olduğuna inanıyorlardı.

Osmanlı’nın sürekli olarak arkasından hançerleyen Şiileri bertaraf etmeden Avrupa’ya fetihler düzenleme şansı kalmamıştı. Yavuz Sultan Selim bu fitneyi bertaraf etmek amacıyla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı.

Sultan Selim, Şah İsmail’in halifelerinden olan Kılıç adında birisiyle Farsça bir mektup gönderdi. İzmit’ten gönderdiği mektubunda, “Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz. Bunun cezası katildir. Üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz”  buyurdu. Yavuz, mektubun devamında Şah İsmail’i Müslüman olmaya davet ediyor, Müslüman olmazsa katlinin vacip olduğunu ve Müslümanlara eziyet edemeyeceğini bildiriyordu. Mektubu Şah İsmail’e ulaştıran Kılıç, Şah İsmail tarafından öldürüldü.

Burada dikkat çeken husus, Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i sahabelere ve İslam büyüklerine küfür ettiği için uyarması ve Müslüman olmaya davet etmesidir.

Şah İsmail, savaşa hazır olduğunu belirttiği cevabi mektubunda, “Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz” dedi ve hakaret maksadıyla bir kadın elbisesiyle, yaşmak yolladı.

Yavuz bu mektubun cevabını da Erzincan’dan yollayarak, Şah İsmail’in kendisini er meydanında karşılamasını istedi. Oğlu Süleyman’ı 50.000 kişilik birlikle Anadolu’da emniyet kuvveti olarak bıraktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan, Şiilerin kalbi Tebriz’e doğru yürüyüşe başladı.

İlk mektubunda hakaret etmeyi mertlik sanan Şah İsmail bu kez takiyyeye (iki yüzlülüğe) başvurdu ve ikinci mektubunda “dost olduklarını, aralarında bir husumet olmadığı”nı anlatarak Yavuz’u durdurmaya çalıştı. Şah İsmail mektup yanında afyon sakızı yolladı; aklınca Yavuz Sultan Selim’i afyonkeşlikle itham etti.

Yavuz Sultan Selim bu mektuba ağır cevap verdi: “Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar. Hâlbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır; miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vazgeçesin”. Yavuz bu mektubuyla beraber Şah İsmail’in gönderdiklerine karşılık, kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve kuşak’tan ibaret tarikat levazımı yolladı. Böylece Yavuz, Şah İsmail’in İslam tasavvufuna yabancı sapkın inanışlarına gönderme yaptı.

Osmanlı Ordusu İran’ın sarp dağlarında ilerlerken zamanla yeniçeri ocağında huzursuzluk başladı. Osmanlı ordusundaki bazı Şiiler, yeniçeriyi Sultan Selim’e karşı ayaklandırmak istedi ve bazı askerler padişah çadırına ok ve kurşun atma cüretini gösterdi.

Osmanlı ve Safevi orduları 23 Ağustos 1514 tarihinde Çaldıran Ovası’nda karşılaştı. Osmanlı Ordusu’nun yaya kuvvetleri, Safevi Ordusu’nun ise süvarileri daha fazlaydı. Ancak Safevi Ordusu’nda top yoktu; buna karşın Osmanlı’da topçu kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlı ordusu savaşta “Allah! Allah!” sesleriyle hücum ederken, Safevi ordusu “Şah! Şah! Şah!” diyerek saldırıyordu.

Çaldıran Zaferi dönüşü kışı Amasya’da geçiren Sultan Selim, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarki Karahisar’da bıraktı. Bu sürede ilginç şekilde yeniçeri tekrar ayaklandı. Yavuz Sultan Selim, Divan’da huzuruna çıkan yeniçerilerin bağırıp çağırması üzerine gizli bir soruşturma başlattı.

Soruşturma sonucunda, yeniçerileri Dukakinoğlu Ahmet Paşa’nın ayaklandırdığı anlaşıldı.  Safevilerin etkisi altında kalarak yeniçerileri ayaklandıran Dukakinoğlu Ahmet Paşa aynı zamanda Yavuz Sultan Selim’in kız kardeşi ile evliydi. Buna rağmen Yavuz Sultan Selim Dukakinoğlu’nun kellesini vurdurdu.

Yavuz Selim, İran içlerine ilerlemek yerine ordusuyla Mısır üzerine yürüdü ve zamanında Selçuklu Türklerine karşı Haçlılarla işbirliği yapan Şii Fatımi Devleti’ni ortadan kaldırarak 1517’de Mısır Seferi’ni tamamladı.

Bu sırada Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İran üzerine sefer düzenlemesinden çekinerek, “Sen birçok belde ve tebaaya malik oldun. Bilhassa Mısır’ı almakla Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn unvanını aldın. Şimdi sen arzın İskender’isin. Aramızda geçen geçmiştir; bir daha geri gelmez. Sen memleketine git, ben de memleketime gideyim. Aramızda Müslümanların kanlarını dökmeyelim, arzun ve maksadın ne ise onu ben yerine getiririm” diyerek bağlılığını bildirdi.

Yavuz Sultan Selim bu mektuba kanmadı ve İran üzerine tekrar sefer düzenlemek istediyse de, Anadolu’yu da etkisi altına almaya başlayan Şia tehlikesi sebebiyle, Safevilere sefer düzenlemekten geri durdu. Bir yıl sonra, 1518’de Anadolu tekrar bir Şia isyanına sahne oldu: Celal Ayaklanması.

Bu ayaklanmada, Bozok Türkmenleri’nden ve Amasya’nın Turhal kasabası halkından Celal isminde tımarlı, Kayıp İmam olduğunu iddia ederek 20.000 kişi topladı ve Tokat’a kadar geldi. Bu hadisenin bastırılması için Rumeli Beylerbeyi Ferhat Paşa görevlendirildi. Aynı zamanda Şehsüvaroğlu Ali Bey de olaydan haberdar edildi. Ferhat Paşa gelmeden önce, Ali Bey, Şii Celal’in üzerine yürüdü ve mağlup etti.

Yavuz Sultan Selim, 22 Eylül 1520′de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden vefat ettiğinde, geriye iç karışıklıklara son verilmiş güçlü bir devlet bıraktı. Tarihçiler arasında, Yavuz Sultan Selim’in ölümünü, sarayına kadar sızan ve dostluğunu kazanan bir Şii casusun zehirlemesine bağlayanlar da bulunmaktadır.

 
Yorum yapın

Posted by Mart 6, 2012 in İran Tehlikesi

 
 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.